MODERN RASYONALİTENİN MAĞDURLARI OLARAK DİLE TÂBİ OLMAK (1)

Torah’ta (Kitab-ı Mukaddes) Bâbil Felaketi diye bir kısım mevcut. Âdem cennetten dünyaya düştükten sonra Âdem’in çocukları cennete tekrar ulaşmak için bir kule inşa etmeye karar veriyorlar. Tanrı bu duruma çok gazaplanıyor ve meleklerine diyor ki: “İnip onları cezalandıracağız.” Sonrasında kuleyi inşa edememeleri için onların her birine dillerini bahşediyor. Artık birbirlerini anlayamadıkları için bir araya gelip kuleyi inşa edemiyorlar. Yani artık dillerin çoğunluğunun bir felaket olarak algılanması meselesi literatüre girmiş oluyor. Meselenin özünde, Tanrı’nın cennette konuştuğu bir dil vardır ve o en mükemmel dildir. Gadamer gibi hermenötikçiler ise Bâbil meselesini “Tanrı’nın insanlara geçtiği kıyak” olarak yorumlar. Tarihe, tüm bir ortaçağa ve Hristiyan Batı’ya baktığımızda, aslında bu Bâbil felaketi ilham veriyor. Tanrı’nın cennette Âdem ile konuştuğu o kusursuz dili bulabilir miyiz? Buna yönelik ciddi entelektüel çabalar gösteriliyor.

Umberto Eco’nun “Avrupa Uygarlığında Kusursuz Dil Arayışı” diye bir yazısı var. Orada konuyla ilgili esaslı detaylar veriliyor. Madem o dili bulmamız imkânsız, yani dışarıda büyük bir gerçeklik var, onu bütünüyle kuşatacak mükemmel bir dil inşa edelim, diyorlar. Pozitivist modern bilime göre de Tanrı, doğanın kitabını matematiğin kesin diline göre yazmıştır. Dolayısıyla “evrensel dil, matematiğin yani bilimin dilidir,” şeklinde bir çıkarsama vardır. Mesela 19. ve 20. yy. sosyolojisi de fizikten ilham alınarak yani bir “sosyal fizik” olarak kurulmuştu. Auguste Comte 19. yy.’da bu disiplini inşa ederken aslında sosyal fizik yapma kaygısı taşıyordu. Toplumun kesin bilgisine ulaşabilme adına fiziksel dili kullanıyordu.

Çok spekülatif bir konu olması hasebiyle modernitenin tam olarak ne zaman başladığına takvimden kesin bir yer bulamamamıza rağmen, 17. yy.’da Thomas Hobbes, “Leviathan”ı yazdığında, John Locke vs. hep dille ilgilendiler. Dili hep bir araç olarak kusursuzlaştırma mücadelesi verdiler. Modern politikanın belki de kurucu birkaç metninden biri de Leviathan’dır. Thomas Hobbes, adına “Sosyal Kontrat” denilen alanın filozoflarından biri kabul edilir. Leviathan’ın neredeyse ilk yüz sayfası metaforlardan ve metaforların insan zihnini kirletmesinden vs. bahseder. Hâlbuki eser “insan insanın kurdudur” tezinin işlendiği bir kitaptır. Metaforlardan arındırılmış, gerçekliği birebir resmeden, tek anlamlı kelimelerden oluşan kusursuz bir dil inşa etme arayışından söz eder. 17. yy. aynı zamanda politik dönüşümlerin de yaşandığı bir dönemdir. Feodal düzenden kapitalist toplum düzenine geçişlerin olacağı, sanayi devriminin, işçi sınıflarının ortaya çıkacağı ve cumhuriyetlerin kurulacağı vs. çağların öncülüdür. Burada Jean Jacques Rousseau veya Thomas Hobbes’in “sosyal kontrat” diye bir şeyden bahsetmesi tesadüf değil şüphesiz. Bunların çoğu, o dönem dil tartışmalarının ardındaki politik meselelerdir. Ama artık 20. yy.’a gelindiğinde dil; bilgi probleminden ayrı bir problem hâline gelir. Her dil kendi kültürüne ait bir gerçekliğe sahiptir. Yani dillerin belirsizliği, tedavi edilmesi gereken bir vaziyet değildir. Bu belirsizlik aynı zamanda yaratıcılığın ve özgünlüğün de teminatıdır. Burada kullandığımız “belirsizlik” kavramıyla “kaos” kastedilmemektedir. Meseleyi bir kaos (karmaşa) vardır bir de kozmos (düzen) vardır mantığıyla değerlendirmek sağlıklı değildir. Yani “bir şey A’dır”, “A değilse B”dir şeklinde meseleye bakmak bizi iyice batağa götürür. Çünkü vazgeçilmez dil unsurları olarak metaforlara göre bir şey hem A hem de B olabilir. Dili sınırlamak, aynı zamanda anlamı ve yorumu sınırlamaktır. Modern bilimler kendilerini kesinlik arayışı üzerine temellendirdikleri için yorumu sınırlamak isterler. Bu, anlamın çok boyutluluğunu iğdiş etmektir.

George Orwell, 1984 adlı romanında Newspeak (Düşünme yeteneğini azaltmak, istenmeyen düşüncelerin kafalarda yer etmesini, tanımlanmasını engellemek amacıyla küçültülmüş ve kısaltılmış yeni bir dil) diye bir şeyden bahseder. Orada var olan bir sözlükteki daralmadan bahseder. Normalde sözlüklerde kelimeler çoğalırlar. Ama orada sözü geçen (Sistem) iktidar (Big Brother - Büyük Birader) bunu neden yapıyor? Çünkü dili çok anlamlılığından tek anlamlılığa indirgerseniz zihinlere egemen olabilirsiniz. Dilin çok boyutlu olması size “hayır” diyebilme imkânı verir.

Mesela akademik camialar edebî üslûptan pek fazla hoşlanmazlar. “Bilimsel dil” diye bir şey vardır. Metaforlara veya sıfatlara sıcak gözle bakılmaz. Ama modern felsefe ve bilimin öncüleri, eserlerini genelde ilginç metaforlarla yazarlar. Çok sıcak kanlı örnekler olmasalar da mesela Karl Marks’ın “Komünist Manifesto”su şöyle başlar: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor.” Sosyolojinin kurucu isimlerinden kabul edilen Weber, modern düşüncenin yükselişini bir “büyü bozumuna” benzetiyor. Batıda bunlar tartışılırken Türkiye’de dil ve edebiyat çalışmaları şekil ve form çalışmalarına indirgenmiş durumdadır.

Mesela Linguistik’in kurucu ismi sayılan Ferdinand de Saussure’a baktığımızda dili şekil ve form olarak çalıştığına şahit olamazsınız. Olsa da çok kısmîdir. İdealize ettiğim için söylemiyorum ama dilin kesin bilimini yapmaya çalışan gerçek bir pozitivisttir. Dilin tarihsel boyutunu hep dışarıda tutmaya çalışır. O meşhur diyakroni ve senkroni ayrımını yapmıştır ve demiştir ki Linguistik (Dil Bilimi) diyakroniyle ilgilenmez, senkroniyle (şimdiyle) ilgilenir. Çünkü sadece şimdinin kesin bilgisine ulaşabilirsiniz, demektedir. Elbette ki bu pozitivist bir yaklaşımdır.

Bizim bu örneklikler üzerinden şunu sormamız lazımdır: Dil ve edebiyat, felsefeyle birlikte senkronize bir şekilde çalışılmadan sosyal bilimler ne kadar mümkündür? Bizler departmanlar arasında kesin ayrımlar yapmayı çok seviyoruz. Her ne kadar bu ayrımları, bu bilimleri anlama adına işlevsel bulsak da, bu ayrımlar pek de hayırlı değildir. Bu ayrımlar, ilahi bir buyrukmuş gibi ya da aşılamayacak kutsal sınırlar olarak kabul edilmemelidir. Bu departmanlar yokken ne vardı? Mesela tarih departmanı yoktu ama Heredot vardı. Heredot tarihçi miydi? Homeros kimdi? Şair miydi, filozof muydu yoksa bir mitoloji yazarı mıydı?

“Dil kesin olan fiziği resmeder, metafizik dünya üzerinde konuşamadığımız için susmamız icap eder,” diyen Ludwig Wittgenstein’ın “Tractatus”unu okuyunca, o felsefeci, bırak onu denilebiliyor. Bu söz üzerinden aslında çok hayatî bir ihtiyacın hâsıl olduğu anlaşılıyor. Metaforlarınız sizin hakikatlerinizdir. Dil metaforlar üzerinden işler. Çünkü hayat çok boyutludur ve kesinlikle buna ihtiyaç vardır. Bizler bilsek de bilmesek de sürekli metaforlar kullanırız. Mesela, masanın ayağı, kapının kolu vs. deriz. Esasında ne kapının kolu vardır ne de masanın ayağı. Biz onu kendi zihnimizde projekte ederiz.

Bir başka problem alanı da analitik felsefenin, dili; şekil ve form çalışmalarıyla, sürekli tedavi etme isteğidir. Ama bunlara rağmen Türk Dili Edebiyatı ve dil bölümlerinde Hermenötik dersleri yoktur mesela. Şüphesiz ki dile tabi olabilmek için felsefeye ihtiyaç vardır. Yoksa dille samimi bir ilişki biçimi kurabilmemiz mümkün değildir. Dilin gerçeklikle olan ilişkisini anlayabilmek için felsefenin alanına girmek zorundasınız. Dille tecrübeye maruz kalırsanız buna mecbursunuz. Üst düzey iyi yapılmış bir edebiyat (Dostoyevski ayarında bir edebiyatçıysanız mesela) bu tarz bir edebiyat, en üst düzey felsefe yapmanın yollarındandır diyebilirsiniz. Örnekleri genelde Batılı düşünce adamları üzerinden vermemizin nedeni bahse konu olan isimlerin hem edebi hem de felsefi kimliklerinin baskın olmasıdır. Mesela Nietzsche,  eserlerinde son derece şairane bir üslûp kullanarak:  “Ancak uçurumun kenarında dans eden bir Tanrı’ya inanabilirim,” diyor. Aslında üst düzey edebiyatla, üst düzey felsefe arasında ciddi bir ayrım söz konusu değil. Modern rasyonalitenin mağdurları olan bizler, bu ayrımlara dikkat etmeliyiz. Dili sadece bir iletişim aracı olarak tanımlamaya çalışmak çok hastalıklı bir durumdur. Çünkü dil araç hükmünde bir varlık değildir. Çünkü dile tabi olursunuz. Tabi olduğunuz dille bütünleşebilirseniz, edebiyat yapabilirsiniz. Bunun için de dilin hakikatle olan bağını, metaforunu ve felsefesini bilmek zorundasınız. Aslına bakarsanız 1928 yılında gerçekleşen harf devrimi travmasını, etkilerini ve bizi hangi problem alanlarına taşıdığı meselesini de, konu bütünlüğü çerçevesinde yorumlamak önem arz etmektedir. Ama bu, yazının boyutunu iyice zorlamak anlamına gelir.

İşin özüne tekrar dönecek olursak, mesele edebiyatın felsefeyle aynı hâle geldiği âna gelmektir. Bizim bu âna ve bu hâle gelen yüzlerce edebiyatçımız yok ama haksızlık etmeyelim belki onlarcası var. Malumun ilanı bizimkisi. Tanpınar ne diyordu: “Türk romanı hâlâ romancısını bekliyor.”

Ne diyelim! Mesela hepimiz Türkçe’yi konuşuyoruz. Ama sadece bazılarının Türkçesi var. Mesela bir Tanpınar Türkçesi’nden bahsedebiliyoruz. Hepimizin yok. Hepimiz “ben” diyoruz, “sen” diyoruz, işte “mecburuz” vs. diyoruz. Ama sadece Attila İlhan bu üçünü yan yana getirip “Ben sana mecburum,” demeyi başarabiliyor. Bunu yapabilen yazarlar kendilerini dil ile tecrübeye çok iyi açabiliyorlar.

Üstad Mehmet Âkif’in tarihe olan tanıklığı şüphesiz ki her şeyden önce kendi dinine ve sonrasında kendi diline adanmışlığı ile bütünleşince ortaya “Safahat” çıkıyor.

Bir elin on parmağını geçebilmek için, edebiyatla dili, dille felsefeyi yeniden buluşturmak zorundayız.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *