DOWNTON ABBEY

“Hepimiz yara izi taşırız Mr.Bates, içimizde veya dışımızda.”
Downton Abbey dizisinden

 

Lüks, zenginlik, ihtişam noktasında inşa edildiği dönemin en iyisi olan Titanik, kalabalık bir kitleyle yola çıkmış, hiç batmayacak denen gemide konuklar ve mürettebat yerlerini almışlardı. 1912 Nisan’ında buzdağına çarparak battığında arkada binlerce soru işareti bırakmış, kaza sonucu hayatını kaybedenlerin fazlalığı ne yazık ki filikaların eksikliğinden kaynaklanmıştı. Üzerine filmler, belgeseller ve araştırmalar yapılan bu efsane geminin kazasından sonra gelen telgraf, Downtown Malikanesi’nde yaşayan Crawley ailesinin hayatını geri dönülmez biçimde etkileyecek bir haberi taşıyordu. Evin büyük kızıyla evlenmesi planlanan erkek mirasçı hayatını kaybetmişti.

 

2010 yılında yayına giren ve altıncı sezonu 2015 sonbaharında başlayacağı müjdelenen bol ödüllü dizi 1912’den 1924’e kadarki dönemi Crawley ailesini merkezine alarak anlatıyor. Perdeleri açan, toz alan, ateş yakan hizmetçiler, onları kontrol eden kahyalar, giyinme zilini çalan hanımefendiler, postayı alan, sabah gazetesini ütüleyen uşaklar, cetvelle ölçülerek hazırlanan şık masalar, atlı arabalar, uçsuz bucaksız yemyeşil çayırlar. Güneşin üzerinde batmadığı imparatorluğun dünya üzerindeki sınırlarının değişimi ülkedeki her bir unsuru etkilemekte, sınıf farkları ortadan kalkmaya başlamaktadır. Kadınların miras veya ünvan haklarının olmadığı dönemdeki İngiltere’yi anlatır dizi. Köleliğin olmadığı, herkesin eşit ama bazılarının daha eşit olduğu bu dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

 

Lord Crawley’in mülklerini kurtarabilmek için zengin bir Amerikalı’yla yaptığı evlilikten doğan kızları mirasçı olamadığı için, uzak akrabalardan hak sahibi kuzen, dizinin ilk bölümünde karşımıza çıkar. Yeni mirasçının avukat oluşunu “Hiç değilse doktor olsaydı,” sözleriyle karşılayan Lord, sadece kadın haklarının değil, erkek haklarının da görünmeyen bir kast sisteminde yer aldığını belirtmektedir. Emily, Charlotte ve Anne Bronte kardeşler, George Elliot (Marian Evans)  gibi erkek mahlasıyla yazan kadın yazarların hak mücadeleleri düşünüldüğünde, filmleri gişe hasılatı kıran Harry Potter’ın yazarı J.K.Rowling’in ön adını açıkça kullanmaması onun erkek olduğunu çağrıştırmakta, belki de hakların elde edilmesi noktasında daha yapılacak çok iş vardır.

 

Dizide içinde bulundukları düzeni sonuna kadar savunan babaanne ve ailenin büyük kızı Mary, doğuştan elde ettikleri haklarını elinden alan aynı sisteme karşı mücadele ederken modern ve sevilmeyen Amerikalı gelin de bu ittifaka dahil olur. Bu ortaklık bize günümüz dünyasında İngiltere ve Amerika’nın çıkarları doğrultusunda birlikte hareket edişini hatırlatır. Dünyaya ayak uyduramayan soylular mülklerini kaybetmekte, ünvanları karşılığında kendilerini sonradan görme zengin kişilerle flört ederken bulmaktadırlar. Daha saygın olan sekreterlik veya aşçılık gibi mesleklere geçmek isteyen hizmetçilerin hayal kurmasına bile izin vermeyenlerse ilk önce hizmetçiler olmaktadır.

 

Günümüzde halen işçilerin hakları, maaşları tartışma konusu. Kontes Violet Grantham’ın şaşırarak sorduğu “Hafta sonu nedir?” suali hizmetçiler tarafından da bilinmemektedir. Orta sınıf çalışanlar için üretilmiş çalışma saatleri, izinler, tatiller aslında yeni kavramlardır. Sadece monarşinin olduğu yerler değil, Güney Kore gibi savaş sonrası kendini yenileyen ülkelerde dahi hafta sonu tatili son yirmi yıldır gündeme alınmıştır. İngiltere sömürgeleri sayesinde uzun süre dikkate almadığı işçi haklarını, sömürgelerini kaybetmeye başladığında ele almış ve kendine göre bir düzen kurmuştur. Dünyanın geri kalanıysa coğrafyasına, iklimine bakmadan adanın doğrularını kendilerine uygulamaya çalışmaktadır. Köleliğin kalktığı söylenen dünyamızda beyaz yakalı ve mavi yakalı ayrımı aslında bazı şeylerin sadece şekil değiştirdiğini göstermekte. On beş gün özgürce tatil yapabilmek için yılın geri kalan tüm günlerinde çalışmak zorunda olmak!

 

Aristokrasinin ayakta kalabilmesini inatçılığına değil, skandalları azaltma kabiliyetine borçlu olduğunu söyler babaanne. O da tıpkı İngiltere gibidir, her zaman haklı, haksızlık durumundaysa olayı kendi lehine çevirecek kadar maharetlidir. Kendi koydukları sıkı kuralları değiştirirken nazik ve akla uygun bahaneleri bulabilen üst tabaka, aynı cömertliği alt tabakaya -sevdikleri veya çalışanları değilse- çoğu zaman sunmamaktadırlar. İngiltere sosyetesindeki düzene aklı ermeyen şoförün mantık aramasını bile mantıklı bulmadığını söyleyen babaanne; kendisini yaşam alanı daraltılan bir vahşi hayvan gibi hisseden Lord; durduğu yerin sallandığını, alıştığı her şeyin farklılaşmasıyla test edildiğini düşünen kahya Carson’ın düşünceleri de bize bu sistemi, değişimi ve direnci kısaca özetler. Hayatın doğasının daimilik değil, akış olduğunu da vurgulayan kahya, bu akışta güçlü olmayanların kayıp gideceğinin de farkındadır. Güçlü olmak ise olaylara kısa sürede adapte olmakla neredeyse aynı anlamdadır. Peki “Dünya değişti, artık 1920’lerdeyiz” diyen bir anlayışın esiri olmadan, kişinin benliğini inşa ettiği evrensel değerler hangi noktaya dayanmalıdır? Tanrı Kral fikrinin sonlandırıldığı sanayi devrimine mi, her dönem değişen özgürlük fikirlerine mi, mezheplere bölünmüş dini anlayışa mı? “Cesur ve yeni bir dünyaya doğru yol almak” sözleriyle yeniliklerin getirdiği olumsuzlukları aklayan bir anlayışsa dizide sessizce kendini hissettirmektedir. Modern dünyaya geçişte din hayatın merkezinde olmasa bile dizi her sezonu özel bir Noel bölümüyle bitirerek, monarşinin üzerinde inşa edildiği temelleri hatırlatır.

 

Üçüncü bölümde diziye dahil olan Kemal Pamuk karakterine özellikle değinmek gerekir.  Batıda oryantalizmin pek azalmadığını ve senaryo yazılırken tarihi araştırmanın eksik yapıldığını gösteren bu karaktere Mustafa Kemal Atatürk, Yaşar Kemal veya Kemal Tahir’den alınan ön isimle, Nobel ödüllü Orhan Pamuk’un soy isminden türetilen Kemal Pamuk adı verilmiş, o tarihte henüz varlığı ilan edilmemiş Türkiye’den geldiği belirtilmiştir. Ev sahipleri doğulu bir genci beklerken modern, giyimine düşkün, nazik ve yakışıklı bir beyefendi karşılarına çıkar. Kemal Pamuk görünüşüyle olduğu kadar ahlak anlayışıyla da İngilizlerden daha ileride (!) olduğunu ev sahibinin büyük kızına yaptığı uygunsuz teklifle gösterir. Senarist hiçbir kültürde hoş karşılanmayacak bu durumu Müslüman bir Türk’e yaptırarak İngiliz hakimiyetinin haritadan silinse bile medeniyetlerde nasıl kalıcı izler bıraktığını göstermektedir. 

 

Ailenin küçük kızının şoförle olan aşkı ise tam bir sınıf çatışmasıdır. Zamanla malikane yaşamına adapte olan Tom, önceden saldırdığı bu değerleri savunurken bulur kendini. İngiliz aristokrasisi yavaş yavaş içine aldığı her kişiyi absorbe eder, dönüştürür. Ortaya çıkan şey artık sisteme zarar vermeyen ama kendi görüşlerini yaşadığını düşünen kişilerdir. Tıpkı dünya üzerinde İngiltere’nin el değdirip de değiştirmediği bir ülkenin neredeyse olmadığı gibi. Trafiğin sağdan aktığı Kıbrıs’ta sadece altmış kusür yıl egemen olan İngiltere’nin etkileri, tarih boyunca uzun yıllar adaya hakim olan Mısır, Yunan, Bizans, Tapınak Şövalyeleri, Osmanlı gibi devletlerin etkilerinden kat kat fazladır.

 

Sezonlar devam ettikçe senaryoya dahil olan oyuncular sayesinde birinci dünya savaşını, Hitler Almanya’sını da kısmen irdelemiş oluyoruz. Dizide Hindistan’la olan ilişkiler, boşanan bir aile üzerinden anlatılır. Hindistan, kendine verilen imkanların ve mutluluğun farkında olmayan huysuz kadın, İngiltere ise her durumda sakinliğini koruyarak evliliğini en az yara alacak şekilde bitirmeye çalışan koca gibi sunulur. İlerleyen sezonlarda senaryoya dahil edilen Yahudilere kimi zaman ülkesinden sürülen Prens veya Prensesler kimi zamansa satın aldığı ünvan nedeniyle hor görülen zengin Lord’lar çıkarlar karşımıza; yine de mağduriyetleri bilinç altımıza işlenir. 

 

Adanın dünyayı nasıl bir incelik ve kibarlıkla sömürgeleştirdiğini hizmetçiler ve ev sahipleri arasındaki ilişkiden de anlayabiliriz. Halktan olanlar için uygunsuz, ahlak dışı denebilecek çoğu davranışın soylular tarafından yapıldığında normalleşmesi, hatta bunu soylu olmayanlar tarafından saklanmasında yardımcı olunması da gayet ilginçtir. Her sistem doğrusuyla yanlışıyla onu savunan sadık üyelerine ihtiyaç duymaktadır. Birleşik Krallık ihtiyaç duyduğu özgür köleleri eğitmekte her zaman eşsiz bir yeteneğe ve tecrübeye sahiptir. Tarih bu yetenek ve gücü zaman zaman başka medeniyetlere taşıyabilir.

 

İngiltere’de dönem dizisi çekmek oldukça kolaydır, ülkenin hemen hemen her yerindeki tarihi yapılar ciddi korunmaya alınmıştır. En az yüz yıllık evlerin kapısından içeri girdiğinizde eskiden hanımefendi ve beyefendileri, hizmetçileri ağırlayan binaların üç-dört daireye bölünmüş, içleri modern olarak dizayn edilmiş, atların mekanı ise yeni evlere dönüşmüştür. Kalabalık bir caddeden sadece otuz kırk metre içeride saklı bu sessiz sakin eski mekanlar kendi kültür ve tarihleriyle barışık turistler için bile hayranlık uyandırır. Bath gibi bazı şehirlerde ise yeni yapılan binaların dış görünümü tamamen eski hale uyumlu yapılmak zorundadır. O nedenle bir süpermarketi ancak tabelasından ayırt ettiğiniz şehir oldukça etkileyicidir. Zaman orada durmuştur ve değişimin, hataların, unutkanlıkların sebebi olmadığını anlatır gibidir.

 

Kostümleri, göz alıcı baloları, hararetli mutfak koşuşturmaları, hangi ara yenebileceği bilinmeyen yemekleri, kıyafetleri, mücevherleri, müzikleri, doğal atmosferi ve muhteşem görünüşüyle Downton Malikanesi’ni sadece bir dönem dizisi ve dram olarak seyretmek yeterli olmaz. Kibarlıklarından vazgeçmeden diğer bir tabirle üst dudağı oynamadan sözlerini karşısındakini incitmeden ama öldürücü bir kılıç olarak kullanmayı başaran hane halkını, dolayısıyla İngiltere’yi ve içinde bulunduğumuz dünyayı anlamak için de seyredilebilir dizi. Beşinci sezonunu 1924 yılının Noel kutlamasıyla kapatırken çiçeği burnundaki Türkiye Cumhuriyeti’nde kadınlara medeni haklarının verilmesi hazırlıkları yapılıyor, şapka kanunu yazılıyor ve Halifelik kaldırılıyordu. ∎

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *