MUCİZE / İKİ DİL BİR BAVUL

               “Memleket isterim

               Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

               Kuşların çiçeklerin diyarı olsun… 

 

“Güneşi Gördüm” filminde Nedim Dayı’nın dudaklarından dökülür bu mısralar. Mahsun Kırmızıgül’ün diğer filmlerinde de Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Memleket İsterim” şiiri hissedilir. Yetiştiği topraklardaki hikâyeleri ülkenin çözümsüz sorunlarıyla harmanlayarak perdeye taşır Kırmızıgül. Bizim için “Elmalar ağaçta çok küçüktü” ile başlayıp, “Elmalar kıraçta çok üşüdü”, “Selmalar ocakta aş pişirdi”, “Ablamlar koca karıdan ilaç getirdi” diye devam eden kulaktan kulağa oyununun batıya yansımasıdır doğu. Daha yakın zamana kadar gitmek isteyen için yolun olmadığı hatta Ankara’dan sonrası var mı denilen yerlerdir.  

 

Kadim bir geleneğin içinden gelmiştir oysa Türkiye’nin doğusu. Ses tonları çetin şartların güzel türkülerini yakar bize. Filmlerde yöreye has gelenekler olarak gösterilen semboller, komşu uygarlıkların ve genetik hafızanın izleridir aslında. Dicle Nehri’ne bırakılan karpuz kabuklarındaki ateş, Ganj Nehri’ne bırakılan mum ışığının kardeşi değil midir? Ne olduysa birdenbire hafızası silinmiş bu toplumun kangren olmuş bir kolu haline dönüştü bu bölgeler. Korku nasıl da umudu çürütmüştür. Halide Edip’in Aliye’sinin çabası bugün de devam eder; Anadolu kurtarılması gereken bir beldedir. “Mucize” filminde eşkıyalardan korkan öğretmene, “Onlar eşkıya değildir, bu dağların bekçileridir…” sözlerindeki kadar basit değildir doğuyu anlatmanın yolu.

 

Mahsun Kırmızıgül, ilk filmi olan “Beyaz Melek” ile tesadüf diye yorumlanabilen bir başarı yakalar. 41. Houston Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen ödülünü aldı.1 Daha sonrasında da birlikte olacağı iyi bir oyuncu kadrosu ile çalıştı. Mucize’de BKM tiyatrosundan çok fazla genç oyuncu bulunmaktadır ve bazı kısımlarda Yılmaz Erdoğan esintileri hissedilmektedir. Filmin başından sonuna oyunculuğuyla göz dolduran Aziz rolündeki Mert Turak’ı ayrıca belirtmek ve hakkını vermek gerekir, diğer tüm eleştirileri bir kenara bırakıp sırf onun için bile film izlenebilir.

 

“Beyaz Melek”te yaşlı amca Surp Agop Hastanesi’nden çıkıp tarihe tanıklık etmiş yokuşlarda nefes nefese koşmaya başlar. Açılışı bir Ermeni hastanesinden yapan yönetmen ülkenin kültürlerine dikkat çekerken Tarlabaşı’nın sokaklarında çevrenin kimliği haline gelmiş inci gerdanlıklar halinde sıralı çamaşır ipleri ve asılı kıyafetler arasında dolaştırır seyirciyi. Koşmak ve kovalamak Kırmızıgül’ün hemen her filminde kullanmayı sevdiği sahnelerden. Yeşilçam’ın narin koşucuları Belgin Doruk, Filiz Akın ve Hülya Koçyiğit gibi koşmaz Mahsun’un kahramanları. James Bond ya da “Görevimiz Tehlike”nin Ethan Hunt’ı gibi koşarken etraflarını da yıkmazlar. Onun kahramanlarının koşusunda kendileri yıkılır, kendileri kavuşur, kendileri sevinir…

 

“Mucize” ise, Mahsun Kırmızıgül’ün dördüncü uzun metrajlı filmi. Bir Ege kasabasından doğudaki uzak bir köye tayini çıkan Mahir öğretmenle başlayan hikâye Aziz’in etrafında şekillenip devam etmektedir. Filmin tanıtımlarında ısrarla üzerinde durulan 60’ların Türkiye’sine ve darbeye ışık tuttuğu söylense de klişe birkaç sahne dışında o döneme dair bir ipucu bulunmamaktadır.

 

İTÜ Devlet Konservatuarı mezunu Mahsun Kırmızıgül’ün arabesk müzikle başlayan kariyeri, senaristlik ve yönetmenlikle farklı bir yol izlemiştir. İmkânları dâhilinde en iyi teknik ekipmanları kullanan yönetmen, Hollywood tarzı aksiyon sahneleri, geniş açı çekimleri, bol dramlı hikâyelerle ve mizahla süslerken dikkat çekmeye çalıştığı konulara popüler sorunları da ekleyerek herkese hitap ediyor.

 

“Beyaz Melek”teki huzurevinde bir asker, bir Rum, bir melek, bir öğretmen, bir pavyon şarkıcısı, bir Kore gazisi, bir bestekâr; “New York’ta Beş Minare”de faili meçhul cinayetlerden töre cinayetine bir yelpazede cemaat, polis, siyaset üçgeni; “Güneşi Gördüm”de devletin ordusu, dağdaki terörist gruplar, modern bir batı şehri, İstanbul’un varoşlarındaki travestiler aynı kareye toplanmaya çalışılır.

 

Mahsun Kırmızıgül belki her şeyi yüzeysel algılıyor ve sunuyormuş görünse de gündemden habersiz bir izleyicinin dahi derin yaralara bir nebze olsun ilgi göstermesini, kendini onun yerine koymasını istiyor filmlerinde. Gerçek olayları anlatmayı veya onlardan esinlendiğini belirtmeyi kendine görev bilmiş. “Beyaz Melek”te huzurevleriyle gittikçe yalnızlaşan yaşlıları ele almış, sadece şehirlilerin sorunu olarak işlediği bu konuyu Anadolu’da kapanan huzurevlerine dayandırmıştır. Türkiye’ye resmi rakamlarla yirmi beş yılda otuz beş binden fazla cana, dört yüz bin civarında göçe ve üç yüz milyar dolar maliyete sebep olan terör sorununu, bir ailenin dağılan fertlerini İstanbul-Norveç-Köy üçgeninde anlatarak dile getirmiştir “Güneşi Gördüm” filminde.

 

Hikâyesinin arasına popüler konuları da ekleyerek dillere, dinlere, tercihlere saygısını üzerine basa basa belirtme ihtiyacı duyar. On bir yaşında evin annesi rolünü üstlenen kız çocuğu öznesinde doğulu çocukların kurtarılması gereken çocuklar olduğu hissini yaşatır bilinçaltımızda. Oysa “Mucize” filminin Egeli kızları anne baba kavgasından bile uzak tutularak yetiştirilir, bu kızlar büyüyünce doğuyu kurtarmak için geri geleceklerdir. Tıpkı Amerika’da yetişip ülkesine dönen Bennu Gerede’nin TOÇEV’in “Yüzüm Umuttur Benim”2 projesiyle doğuya gelmesi gibi. Gerede’nin “Önyargıların olmadığı yer” dediği köyler, filmlerde bizim önyargılarımızla anlatılmaktadır oysa.

 

Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın 2003’te hazırlıklarına başlayıp 2008’de tamamladıkları “İki Dil Bir Bavul” filmini, “Mucize”yi anlatırken es geçmemek gerekiyor. Farklı türlerde olsalar da ele aldıkları konuyu işleyiş biçimlerine dikkat çekilmesi “Mucize”yi daha iyi anlamayı sağlayacaktır.

 

“Mucize”nin Egeli öğretmeni Mahir, mizahi bir anlatımla şenlikli bir minibüs yolculuğunda bulur kendini, abartılı uzaklıklara yaya olarak devam eder. 1960’ların Türkiye’sinden bir manzara olarak hiç de garipsemeyiz bu yolculuğu. Oysa “İki Dil Bir Bavul” filminin gerçek öğretmeni Denizlili Emre sessiz bir minibüs yolculuğu sonunda ulaşır köyüne, yıl 2008’dir. Gerçek bir hikâyeye dayanmayan, doğrudan gerçek ve doğaçlamalarla çekilen bir filmdir “İki Dil Bir Bavul.”

 

“Ben Batı’da büyümüşüm büyük büyük apartmanların içinde, neye elimi atsam elimin altındaydı,” der Emre. Suyun olmadığı bir okul hayal etmediğini anlatır dert ortağı annesine, çok da çekmeyen telefonundan. Mahir’in aksine Emre’yi kimse umursamaz. Yine de ona saygı duyar, veli toplantısına katılmaya çalışırlar. Kürtçe’yi ana dili, Türkçe’yi bildiği yabancı dili olarak yazdığı başvuru formuyla alay eden görevlinin hissettirdiklerini yaşatmak istemez babalar çocuklarına. Emre öğretmenden ana dilleri Kürtçe’nin yanı sıra yabancı dil olan Türkçe’yi öğretmesi beklenir sadece, onların mucizesi bu kadar basittir.

 

Kamera odanın içinden dış dünyayı gösterir bize. Bir bavulun içinden, bir kapıdan, bir aralıktan dışarıya bakarız. Anneler çocuklarının saçlarını çekiştirerek tarar, ablalar kardeşlerin önlüklerini ilikler. Bu doğallık “Mucize”de yoktur. Sekiz ay kar altında kalan bir köyde pırıl pırıl yakalıklı siyah önlüklere sahip uslu çocuklar, filmin eleştirilmesi gereken birçok noktasından olsa da akış içinde hoş görülür.

 

“İki Dil Bir Bavul” filminde bavul bir metafor olarak karşımızdadır; göç, yalnızlık, yolculuk olarak yer eder zihinlerimizde. “Mucize” filminde Aziz karakterinin Doğu’nun sembolleştirilmesi ümit edilse de oyunculuk dışında pek de derinlik yüklenmez karaktere. Aziz’in hikâyesi tam olarak anlatılamayıp gelişim süreci de gereksiz ayrıntılar nedeniyle uzayan filmin arasında kaybolduğu için onun gerçek olmadığı düşünülür. Oysa Aziz filmde belirtildiği gibi gerçektir ve bir hayat hikâyesinin kahramanıdır.

 

“Mucize”, aşka ve onun gücüne odaklanırken çok büyük değişimleri bize vadeder. Oysa Emre öğretmenin derdi öğrencilerine ilk yıl sadece Türkçe öğretmektir. Doğuya verilen emeklerin karşılığını alıp almadığını Zülküf’ün gelişiminde görürüz. “Mucize”de saygı duruşu sahnesinde mizahi bir anlatımla dokunulan Ulus-Devlet algısı, “İki Dil Bir Bavul”da her sabah bozuk bir Türkçe ile andımızın okutulduğu çocuklarla anlatılır. Ulus devletlerin olmazsa olmazlarından olan bu ritüellerin Kürt çocukları tarafından ne kadar içselleştirildiği yorum katılmadan sunulmuştur.

 

“İki Dil Bir Bavul”un fon müziği kuş sesleriyle karışık günlük hayatın doğal sesleridir. “Mucize”de ise dramı daha da arttıran, ağlamasak da gözlerimizi yaşartacak bir tonda verilir müzik; uğraşılmıştır ve filme etki katar, oldukça da başarılı bir şekilde yerinde ve dozunda kullanılmıştır. Yönetmenin müzik kariyerinin bunda etkili olduğu şüphesizdir.

 

Mahsun Kırmızıgül, sorunlara odaklanabilmek için sinemanın popüler imkânlarını teknik ve hikâye açısından kullanmaya çalışırken aslında çok da derinleşemiyor, inandırıcılıktan uzak ütopik çözümler sunuyor. Yine de seyircide bir farkındalık yaratmasını takdir etmek gerek. Bir belgesel tadındaki “İki Dil Bir Bavul”da ise olduğu gibi verilen günlük hayat, bizde derin düşünceler ve sorgulamalar oluşturuyor. Dikkat çektiği konulara çözüm sunmuyor, tarafsız ve yorumsuz bir şekilde izleyiciye bulunduğu yerden bir kapı açıp dışarıyı görmesi sağlanıyor.

 

Emre öğretmenin, “Nerde yaşıyoruz biz?” sorusuna, “Türkiye’de” diye cevap veren çocuklara, “Evet, kıymetini bilin!” şeklindeki cevabı, konulara derin bakmadığını söylediğimiz Mahsun Kırmızıgül’ün her filminde hissettirdiği Tarancı’nın dizelerine dokunmuyor mu?

 


 

www.mahsunkirmizigul.com 

2 http://www.arsivfotoritim.com/yazi/tocev-yuzum-umuttur/

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *