YILDIZLARARASI

Toz kokuyordu yanık mısırın karıştığı, tatsız uzay taşlarından kopan toz…

               “Ne içindeyim zamanın,

               Ne de büsbütün dışında;

               Yekpare, geniş bir anın

               Parçalanmaz akışında.”

 

Tanpınar’ın dizelerini akla getiren Yıldızlarası (Interstellar), yönetmen Christopher Nolan’ın uzun süredir heyecanla beklenen bilimkurgu filmi. Nolan, Başlangıç (Inception) ile bizi bir rüyadan ötekine sürüklemiş, uykuyla uyanıklık arasındaki gerçeklik uzun süre tartışılmıştı. Prestij, Batman gibi önemli filmlere de imza atan yönetmen bu filmde ünlü bir fizikçi olan Kip Thorne ile çalışmış. Thorne sayesinde altı yaşındaki bir çocuğun bile anlayabileceği şekilde gösterilen fizik teorileri filmi seyretmenizi kolaylaştırırken senaryoyu solucan deliklerine, beş boyutluluğa, göreceliliğe, karadeliklere ve kuantum teorilerine dayandırarak geliştiriyor.

 

Bir gece yedi kuru başağın yedi yeşil başağı, yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yediğini gördü Firavun. Rüyasında on bir yıldızın, ayın ve güneşin kendine secde ettiğini gören mahkûm Yusuf yorumladı rakamı, kuru dalı, cılız ineği. Dünya yedi yıl bolluk içinde yaşadı, yedi yıl kuraklık.

Film, artan nüfusu besleyecek yiyeceğin kalmadığı yakın bir gelecekte bir grup idealist NASA yetkilisinin yeni gezegen arayışlarını anlatıyor. Eşini kaybetmiş yetenekli pilot Cooper’ın ve birkaç astronotun uzay yolculuğu esnasındaki gelişmeler bir Amerikan ailesi özellikle de baba-kız hikâyesi üzerinden anlatılmaya çalışılmış. Her yedi yılın sonunda bir sebze tamamen ortadan kalkmakta ve tekrar üretilememektedir, önce bamya, sonra buğday, şimdi ise mısır…

Beyaz Adam’ın Amerika’nın asıl sahiplerinden ekip biçmeyi öğrendiği mısır hasadının kutlanması üzerinden yüzyıllar geçmiştir. Artık Şükran Günleri’nde masada hindi, patates ve balkabağı yer almakta. Mısır, Kızılderili sahiplerin yok oluşlarının bir simgesidir aynı zamanda. Beyaz Adam bu filmde en başa dönmüş ve elinde sadece mısır kalmıştır. Bir anlamda profesyonel Hollywood sineması yine kendi diliyle özür diler görünürken bir yandan da yeni gezegenleri yine kendilerinin bulacağını, dedenin diliyle “Bize ne oldu, biz öncüydük, kâşiftik…” diyerek bilinçaltlarımıza işlemektedir.

Senaryoyu yazan Nolan kardeşler, astronotların keşfettiği gezegendeki saati yediye göre ayarlamışlar; oradaki bir saat Dünya’daki yedi yıla eşit. Filmin başkarakteri Cooper’ın (Matthew McConaughey) çocuklarından gelen mesajları arka arkaya izlerken  bir çırpıda büyümelerini takip etmesi de böylece mümkün olmuş. Yönetmenin ve senaryonun hiçbir karaktere tam olarak anlam yüklemediği filmde, klişe kovboy tavırlarını saymazsak McConaughey’in oyunculuğuyla göz dolduruşunu tebrik etmek gerekiyor.

Tanpınar, dördüncü boyut olan zamanın ne içinde ne de dışındayken, Nolan bize Dylan Thomas’ın (1914-1953) dizeleriyle sesleniyor filmde.

 “Bırakma kendini, gitme o karanlık güzel geceye, Yaşlılık alev almalı, gün biterken coşkulanmalı, Öfkelen, öfkelen… ışığın ölüşüne karşı öfkelen Akıllı adamlar bilirler sonlarının karanlık olduğunu, Çünkü sözleri bir şimşek gibi çakmamıştır ki göğe doğru, Kendilerini bırakıp gitmezler o karanlık güzel geceye Öfkelen, öfkelen… ışığın ölüşüne karşı.”

Senaryoda üzerinde en derin düşünülecek kısım belki de bu şiir. Birkaç yerde tekrar edilen dizeler, filmden kopmak üzere olan seyirciye farklı hisleri yaşatıyor.

Yüksek çekim güçlerinden dolayı ışığı bile içine hapseden karadelikleri insanlık ancak bilimin ilerlemesiyle keşfedebildi. Gerçekte görünmeyen, ancak X-ışınları taraması ile varlıklarından söz edilebilen karadelikler, sadece bilimkurgu sineması için malzeme üretmemiş, aynı zamanda politikayı hicveden şarkılara, şiirlere, kitaplara da konu olmuştur. Nolan, fizikçi Thorne’un yazdığı özel denklemler sayesinde karadelikleri muazzam bir renk cümbüşü ile sunmakta, seyirciye uzayın içinde nefes kesici bir yolculuk yaşatmakta. Film anlam arayışındaki insanı karadelikler, izafiyet teorisi aracılığıyla her şeyin somut olarak açıklanabileceği bir dünyaya götürüyor. Hatta ilerleyen dakikalarda senaryo Tanpınar’ı doğrulatmakta ve yekpare bir zamanın içinde hapsedilişimizi bize hatırlatmaktadır. Öyle ki insan kendini bu hapishaneden ancak yine kendi müdahalesiyle kurtarabilecek ve “onlar biziz” diyecektir. Bu boşluklarda akla gelen “büyükanne paradoksu”nun senaryoda işlenme şeklini çok da başarılı bulmadığımı belirtmek isterim. Neydi bu paradoks; geçmişe dönüp büyükannemizi gençken öldürme şansımız olsaydı biz doğmayacaktık, biz doğmayacaksak geçmişe gitme şansımız da olmayacak ve böylece büyükannemiz yine yaşayacak ve biz doğacaktık.

Keşiflerin Tanrı aracılığıyla mı yoksa insanın aklı aracılığıyla mı olduğunu düşünürken, ilerleyen dakikalarda başarılı bir bilim insanı olacak küçük kızın dünyayı değiştiren teorilerinin aslında ona verilen bir bilgiden kaynaklandığını görünce aklımıza yeryüzüne bırakılan Âdem ve Havva geliyor. İnsan kendini Tanrı’nın yerine koyarak, neslinin devam edebilmesi için çözümü yine kendinde bulur. Bir tarafta sanal bir sarmalda insanoğlu yeryüzünde yaşamına devam ederken diğer tarafta Âdem ve Havva’nın gölgeleri evrenin bilinmeyeninde yeni bir dünya inşa edecektir. Tanrı olmak Amerikalıların “Söz veriyorum” ifadesinde gizlidir.

Uzayın içinde solucan delikleri sayesinde keşfedilen ilk gezegen Tarkovski’nin Solaris fiminde bahsi geçen denizin muhteşem bir kurgusudur aslında. Bir sonraki durakları Doktor Mann’in gezegenidir. Film bir anda Kabil ve Habil’in hayatta kalma kavgasıyla bizi karşı karşıya bırakır. Bu kez kazanan Habil olacak ve çocuklarını kurban vermenin karşılığını alacaktır. Matt Damon’la sürpriz yapılan bu sahneler insanın, fıtratı üzerine yaratıldığını, indirildiği yerin Dünya, Cennet, yeni bir gezegen olduğuna bakmadan imtihan edildiğini de hatırlatmaktadır.

Senaryoda sadece Tarkovski’nin Solaris filminin değil birçok filmin esintilerinin de olduğunu görüyoruz. 1997 yapımı Mesaj’da (Contact) benzer öğelerin bulunması, senaryoya yeterince özen gösterilmediğini düşündürüyor. O filmde Dr. Elli (Jodie Foster) karakterine ne ilginçtir ki Matthew McConaughey eşlik etmektedir. Mesaj’da inancı-Yaratıcıyı savunan McConaughey, bu filmde kızına dönmek için söz veren baba olarak Tanrı’dan rol çalıyor. Dr. Elli’nin baba özlemi ile filmimizin çocuk kahramanı Murph’ün baba özlemi benzerlikler taşıyor. Hatta fantastik-bilimkurgu olarak adlandırabileceğimiz Lara Croft serisinde Angelina Jolie’nin Dr. Elli gibi babasıyla başka bir zaman boyutunda karşılaşması klişe durmakta. Her üç filmde de kızlar zeki, başarılı ve babaları için çok kıymetlidirler. İlkinde baba rolünde Dr. Elli’ye başkaları mesaj verirken, ikincisinde Lara Croft’a babası dünyanın kaderini değiştirmektense kavuşacakları güne kadar onu bekleyeceğini söyler. Yıldızlararası’nda ise Cooper Murph’e dünyayı kurtarması için ihtiyacı olan bilgileri bizzat kendisi iletecektir. Her bir filmde arka planda görünmez olan “büyük güç” ise sadece hissettirilmekte, fantastik-bilimkurgu-fizik teorileri arasında kaybolup gitmektedir.

Cooper’ın öğretmenler aracılığıyla, gençlere ne ekerseniz onu biçersiniz mesajı “Bu dünyada mühendislere ihtiyacımız yok, çiftçilere ihtiyacımız var…” sözleriyle verdiriliyor. Amerikan komplo teorilerine uzaktan göz kırpan bu kısım, eğitim sistemine de kritik dokunuşlar yapıyor.

Yaklaşık üç saatlik filmin başları, artık yeter uzaya çıkın dedirtirken uzayda bazı sahnelerin çok hızlı geçmesi ise senaryoda boşluklara sebep olmuş. En azından bir kez sinemada seyredilmesi gereken filmin müzikleri ise Hans Zimmer’e ait. Zimmer, bu filmde kendini tekrarlamanın ötesinde oldukça başarılı bir iş ortaya çıkarmış.

Bugün dünyamızda kimi bölgeler için yok oluş yakın, kuraklık ve açlık had safhadadır. Film bize yanı başımıza bakmayı bırakıp kafamızı gökyüzüne kaldırmamızı söylerken bunu kurgusal bir sinema şöleni aracılığıyla yumuşatmakta, teknoloji ve hayal gücü senaryonun boşluklarını kapatıp harika bir görsellikle harmanlanmaktadır. Fizik teorileri, senaryonun boşlukları her ne kadar uzun uzun yazılıp çizilebilecekse de, yönetmen Nolan ve fizikçi Thorne’un üzerinde epeyce konuşulacak bir bilimkurguya imza attıklarını göz ardı edemeyiz.

Yaşadığımız dünyaya, evrene ve en önemlisi de kendimize biraz yukarıdan hatta çok yukarıdan bakabildiğimizde neler göreceğiz acaba? Belki de uzaklaşmak yerine yakınlaşmamız gerekmekte, kim bilir.

Oysa zaman, inanan bir Mümin için hiç bitmeyecekle hemen bitecek arasındaki boşa harcanmayacak nadide bir “an” değil midir?

 

 

Cooper, çocuklarının mesajlarını izlerken

 

Filmde uzay aracının içinden geçtiği karadelik (Gargantua)

 

Filmde uzay aracının içinden geçtiği karadelik (Gargantua)

 

Ekibin gittiği ilk gezegende karşılaştıkları deniz

Filmin afişlerinden biri.

Filmin afişlerinden biri

 

Üzerinde çok tartışılacak bir başka sahne, uçan buz kütlelerinin olduğu gezegen

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *