LOBSTER (ISTAKOZ)

“Bizi daha hırslı kılan bütün modern motivasyonların,  ölüm gerçeği karşısında ne kadar anlamsız olduğunu anlamalıyız”

“Micheal Haneke Filmleri- Modern Uygarlığın Hayal Kırıklıkları”, Barış Kılınç

 

Yakın gelecekte bir distopyada geçen öyküde bekârlar otele yerleştirilirler ve kendilerine eş bulmaları için 45 gün verilir. O süre içerisinde eş bulamayanlar başvuru formlarında belirttikleri hayvana dönüştürülürler. Denizi seven kahramanımız David, bir istakoz olmayı isteyecekti. Uzun ömürlü ve güçlüdür seçtiği hayvan. Otel sahibi onun bu seçimini tebrik eder. Yanında köpeğe dönüştürülmüş ağabeyiyle dolaşan adamın uzağı görememesi karakterinin en belirleyici özelliğidir; bisküvi seven, duygusuz, topal, burnu kanayan ya da güzel bir gülümsemeye sahip diğer yalnızlar gibi.

Bol ödüllü filmlerin yönetmeni Yorgos LANTHIMOS, son filmi ile Haneke’den yolunu tamamen ayırdığını gösterir ve eleştirmenleri kısmen hayal kırıklığına uğratır. Yine de kendi seçtiği mecrada toplumsal olaylara, tabulara karşı geliştirdiği sert ve komik anlatımı onu diğer birçok yönetmenden farklı kılmaya devam etmektedir. Micheal Haneke, toplumun çürümüşlüğünü sadizm dozu artmış sahnelere duyarsız kalan seyircinin duyarsızlığına dikkat çekerek anlatır. Lanthimos ise konuyu zamansal ve mekânsal bir aidiyetin olmadığı distopyada ele alır. Ölüm ya da şiddet karşısında dahi mimikleri olmadan bize bütün hisleri aktaran oyuncular hikâyeyi ilginç bir gerçekliğe taşır. David’in gizli gizli ağladığı sahne dışında sıradan bir seyirci için film neredeyse anlamsızdır denebilir.

Temponun ağır ilerlediği film boyunca Rachel Weisz’ın etkileyici sesi izlediklerimizi masalsı bir forma dönüştürürken hikâyeden kopmamamızı ve onunla tanışacağımız anı beklememizi sağlar. Burnu kanayan genç kıza talip topal adamın mücadelesindeki şiddet dozu apaçık verilmiştir. Sert bir anlatım iki saat boyunca komediyle harmanlanarak sunulur. Yönetmen daha önceki filmlerinde vazgeçmediği bu anlatım şeklini aynen korurken alt metindeki anarşist tavrıyla söylediği her şeyin tersini ima etmesiyle insanı rahatsız etmektedir. Filmin başarısı da buradan kaynaklanmaktadır; rahatsız ediciliğinden.

Lanthimos, çaresizce kendilerine bir eş bulmaya çalışan yalnızlarla alay ederken çiftlerin kurdukları hayat bağını acımasızca eleştiren kara bir komedi koyar ortaya. Evlilik yerine kullandığı ortaklık yahut çift kelimesiyle bir yandan cinsiyetler arasındaki bağı kaldırırken ikinci hayatlarında seçecekleri hayvana dikkat etmelerini, bir tavşanla gergedanın, bir fille kuşun çift olamayacaklarını da söyler. Her an bir kavramın paradoksal durumu hakkında seyirciyi iğneler. Ölümden önce ikinci bir şans olarak tanımlar otel yöneticisi kadın, kendine eş bulamayanların istedikleri hayvana dönüştürülme işlemini. Oysa ölüm kadar zor bir sondur dönüşüm. İtilip kakılarak yahut diğer bir yaratık tarafından parçalanma riskiyle korku içinde yaşamayı ikinci bir şans olarak kabul edebilir mi insan? Nitekim yalnızlar, kendilerini bekleyen bu sondan kaçabilmek için hissetmediklerini hissediyor gibi yapmayı tercih edecekler, içinde bulundukları topluluğun kurallarına karşı geleceklerdir. İnsanoğlu kaçınılmaz sona karşı savaşırken acizliğini kabul etmeden nasıl da uğraş verir. Hayatta kalabilmek için içindeki ilkel duyguları ortaya çıkarır ve avını yakalamak için acımaz. Filmin ağır çekimde verdiği av sahneleri kaçan ve kovalayan arasındaki sert mücadeleyi göstermekte, insanoğlunun içindeki vahşiliği estetize ederek korkunç bir hâle gelmenin hiç de uzağımızda olmadığını gösterir. Şiddet ögeleri çoğunlukla açıkça verilen sahnelerde seyircinin derin bir acı hissetmesine fırsat vermeden duygusuz sözlerle film devam eder. Sinema yapacağını yapmaktadır yine, tıpkı perdede gördüğü vahşete bakıp hiçbir şey olmamışçasına hayatına devam eden insanlar gibi yalnızlar da otele geri döndüklerinde hayatta kalabilmelerine yardımcı olacak bir eş bulabilmek için normal yaşamlarına dönerler.

Daha önce bir kez bile yalnız kalmamış David, bekârları tüfeğiyle bayıltırken kendine miyop bir eş bulma arzusundadır. Eş’siz bir yaşam keşişlere, dervişlere, meczuplara mahsustur. Tepedekilerin –kimi zaman lider kimi zaman sanatçı- yalnız olması normalleştirilirken sıradan insanın bir hayat arkadaşı olmasıdır kabul gören gerçek dünyada. Peki, bizler nasıl seçeriz eşlerimizi? Boyumuzu posumuzu, aile geçmişimizi, memleketimizi not eden çöpçatan teyzeler aracılığıyla mı? Bizi karşımızdakine bağlayan o güçlü köprü nedir? Tek bir ortak özellik yeterli midir? Öyleyse o tek özelliğimizi bulmak için kendimizi tanımamız gerekmektedir değil mi? Kendini bilmek, bütün inançların aradığı en yüksek mertebeye ulaşmaya giden yolun başlangıcıdır. Bir Müslüman içinse bir değil birden fazla esmanın tecelli ettiği yaratıktır insan, mahlûkların en şereflisi olduğu gibi en sefili de olabilir. Film, insanın sefil yönünü öylesine şiirsel anlatmıştır ki, başına silah dayatılan adam kendinden başkasını düşünemeyecek, ölüm korkusuna kapılıp hayatını paylaşana tetiği çekebilecektir. Tıpkı kıyamet günü sadece benliğinin derdine düşecek yaratılan gibi.

Modern zamanların popüler yazarlarından Jean-Christophe Grang’ın kitaplarında alışılandan ziyade, içgüdüleriyle hareket eden, travmatik geçmişleriyle kendilerini sorgulayan kahramanlar, okuyucuyu farklı coğrafyalarla, dinsel ritüellerle, siyasi olaylarla tanıştırır. Yazarın kurbanları kimi zaman katilleri aratmayacak kadar kötülükle doludur. “Taş Meclisi” romanında Paris’te bir trafik kazasıyla başlayan olaylar, Sibirya Taygasına kadar uzanırken erk hayvanları, şaman davulu-kıyafetleri, şekil değiştirme gibi ögeler mistisizm sağaltılarak sunulur. Romanda karakterlerin kendilerini özdeşleştirdikleri erk hayvanlarına dönüşebilme mücadeleleri oldukça büyüleyici bir şekilde verilmiştir. Şaman kültüründe büyücülerin gücünü temsil eden bir erk hayvanı vardır ve onların göksel seyahatlerinde eşlik ederler. Şamanlar ritüelleri esnasında bu hayvana dönüşebilirler. Modern hayatta markaların ya da spor kulüplerinin maskotları olarak ortaya çıkan bu temsiller gerçek hayattaki rekabeti temsil eder. Aslanların kartallara yahut sarı kanaryaya karşı duruşu en basit örnek olarak verilebilir. Taraftarların sadece oyuncularla değil, takımlarını temsil eden bu motifle bağ kurmaları ve sahada oynanan oyunun heyecanıyla başka bir forma bürünmeleri de nitekim buradan kaynaklanır. Lobster filminin üzerinde en çok konuşulması gereken ayrıntılarından biri bana kalırsa dönüşüm meselesidir. Filmde bir Şaman gibi değişim geçici değildir, ikinci ve sonlu bir hayat söz konusudur. Yalnızların sonraki hayattan beklentileri yani olmak istedikleri hayvanlar ise onların daha önceki yaşamlarından elde ettikleri tecrübeleri, bilgileri ve beklentilerine bağlı olarak değişmektedir. Dolayısıyla dönüşümden ziyade geçişten bahsedilebilir.

Antik Yunan’da “Varlık bölünmez, değişim yoktur”u öğreten Ela Okulu’na karşı felsefenin gelişiminde önemli katkıları olan Anaksimandros, insanın balıktan türediğini söyleyerek evrime dair ilk söylemleri de ortaya koymuştur. Anaksimandros, var olanların Aperion’dan (belirsiz, sınırsız) meydana geldiğini, nesne ve niteliklerin varlığa buradan ulaştığını ve yok olduklarında da buna döneceklerini belirtir. Sonsuz sayıda Dünya vardır ve bunlar sonsuz bir evrenden kopmuştur, bir gün geri dönüp bu evrenle birleşeceklerdir. Pisagor denklemiyle hafızamıza aldığımız Pythagonas ise aslen bir tarikat lideridir ve yaşam biçimi nedeniyle toplumdan dışlanmış bir şekilde yaşamıştır. Öldükten sonra bir hayvan olarak doğacaklarını düşünen tarikat üyeleri; et yemezler, kürklü kıyafetler giymezlerdi. Gayet sade elbiseleri, beşgen şeklindeki sembolleri sayesinde birbirlerini tanırlardı. Lobster’da otele gelen yalnızların, sade kıyafetler ve sayısal bir sistemle karşılaşmaları tesadüf değildir. Dinsel hac yolculuklarını hatırlatan bu dönemleri, kendilerine eş buldukları uyum dönemleri süresince de devam etmektedir. Felsefecilerin yüzyıllar boyunca tartıştıkları varoluş sorunlarımızı film, distopya içerisinde kendince basitleştirmiştir. Günümüz modern insanlarının(!) dahi etkisinde olduğu reenkarnasyon gerçeğine benzeyen dönüşüm, sadece hayvanlarla ve o hayvanın ömrüyle sınırlı olması bakımından farklılık gösterir. Antik Yunan’ın anime olarak tanımlandığı gibi her canlının bir tözü vardır ve onu cansız varlıklardan ayıran da budur.

Kuantum teorisine göre ise evrende her şey enerjiden oluşmaktadır, dolayısıyla insanın hayvana dönüşmesi çok makul hâle gelebilmektedir. Filmde bu olayın gerçekleşme biçimi Antik Mısır’ın mumyalama işlemine benzetilerek inandırıcılığını azaltır. Atom çekirdeğini bulan Rutherford’un 1919 yılında havanın azotunu alfa ışınlarıyla bombardıman ederek oksijene dönüştürmesi Simyacılara umut olmuştu. Dolayısıyla, filmdeki değişimin açıklanmasında distopik bir öykü olsa da bu veya benzer bilimsel sonuçlardan kısmen ilham alınabilirdi, mumyalama benzetmesi oldukça yetersiz kalmış.

Pyhtagones nümerolojiyi de çok severdi ve geometrinin ilk temellerini ortaya atmıştı. Hatta müziği sayılara dökmeye çalışmıştır. Ormanda kulaklıklarıyla senkronize dans etmeye çalışan çift bize bu sayısal düşünce biçimini, evrenin bir ahenk üzere olduğunu düşündürür. Üstelik David otelde yedi günü kaldığı vakit kendine yeniden bir hayat inşa etmek için oraya gelmiştir.

101 numaralı odanın müşterisi olan kahramanımız alışık olmadığımız bir başrol oyuncusudur. Göbeği çıkmış, yaşı geçkincedir. Onunla birlikte kaydı alınan diğer misafirler de pek farklı değildir, korsesiyle kilosunu saklamaya çalışan bakımsız kadının bedava kuaför hizmetini sorması karakterlerin içimizden birileri olduğunu gösterir. Oysa biz seyirciler perdede kendimizi değil, eksiklikleri giderilmiş yansımalarımızı görmek isteriz. Düzenlenen balolarda, verilen seminerlerde, avlanma eğitimlerinde, tek yaşamanın dezavantajlarına karşılık çift olmanın avantajları sunulur. Özgürlükleri sınırlandırılmış bu insanların isyan etmeleri normaldir esasında. David’in otelden kaçıp ormana saklanması ve yeni hayatına bir bekâr olarak devam edebilmesi fikri başlangıçta çok çekicidir ve film, bir hayvana dönüştüğünde bile uygun eş bulamama korkusuyla yaşayan sıradan insanın bağımlılıklarıyla alay eder. Yeniden başlangıca, ormana dönmesini arzulatır.

Fahrenheit 451 filminde, kitap okumaları yasaklanan insanların durumu, yangınları söndürmesi gereken itfaiyenin kitapları yakan bir kuruma dönüşmesi üzerinden işlenir. Toplumu her an kontrol eden polisler, birbirlerini ihbar edenler, bir nevi Nazi Almanya’sını hatırlatır. Düşünceyi engelleyen yönetim, istediklerini dikte ettirmek için her türlü imkânı kullanmaktadır. İktidara  başkaldıran “Kitap İnsanları”ysa kendilerine ormanda komün hayatı kurmuşlardır. Birbirlerine kural koymazlar, tek şartları beğendikleri bir kitabı ezberlemeleri ve sonraki nesle aktarmalarıdır. İnsanın kendisiyle özdeşleştireceği bir adet, yalnız bir adet kitabı bulması kolay mıdır? Lobster’da çiftlerin birbirlerine uyumlu olabilme şartı da bu sahneleri hatırlatır. Hayatınızın geri kalanını bir arada geçireceğiniz kişiyle ortak bir bağınızın olmaması düşünülmez. Şehrin içinde çiftler kontrol edilirler, yalnızlar yakalanır; sıkı bir takip ve ihbar sistemi mevcuttur. Lanthimos’un kahramanları Fahrenheit 451’de ormana yerleşen “Kitap İnsanları” kadar şanslı değillerdir. Onları kamusal alanda olduğu kadar bireysel alanda da sınırlayan baskıcı bir yaşam beklemektedir. Ortaya çıkan bütün sistemler kendilerine göre insanları yönlendirmek, sınıflandırmak ve çoğunlukla farklılıklarını azaltmak istemektedirler. Özgür iradeden yoksun bırakılan insanların bir şekilde isyana yönelmesi kaçınılmaz olmasına rağmen, elde edilen ilk fırsatta kaçtıkları sistemin kurbanı haline gelmeleriyse gerçek bir kara komedidir.

Otelde dönüşmek istedikleri hayvanı seçmek durumundayken ormanda kendi mezarlarını elleriyle kazmak zorundadır yalnızlar. Dünya hayatında az bir eşyayla, sınıf ve seviye farkı bulunmadan yaşayan yolculardır onlar. Otelde sahip olunan her şeyden vazgeçilir, etiketler atılır. Bir nevi spiritüel bir yolculuğa başlangıçtır kıyafetlerden kurtulmak. Erkekler aynı takımlara, kadınlar aynı elbiselere sahiptirler. İnsanın özüne bakmak, sadece ortak noktalarını bulmaya odaklanmak amaçlı bu süreç, kişinin kendini iyi tanımasını ve karşısındakini dış görünüşüyle değil, sahip olduğu meziyetlerle değerlendirmesini amaçlasa da olaylar basit fiziksel uyumluluklardan öteye taşınmaz. Ormanda ise tam tersi söz konusu olur; birbirlerine karşı duygusal hisler beslemeleri, ortaklık bulmaları yasaktır. Dansları tekildir, müzik seçimi bile ona göre ayarlanmıştır. Yalnız bir yolculuğun acısıyla tanışırlar, mezarlarında tek başlarına kalmak korkusu ölesiye sarar bedenlerini.

Film, sonuyla hüsrana uğratır. İnsanoğlu, yaratıldığı ilk günden bu yana varoluşunu, ölümden sonraki hayatını sorgulamıştır. Geçmiş binlerce yıllık tecrübesine rağmen hatalarını tekrarlamaktan vazgeçmemiştir. Oysa mahlûkların en şereflisi ya da en sefili olabilmek elindedir. Yeter ki özgür iradesinin farkına varabilsin ve başladığı yere dönebilsin.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *